AŞKLA BÜYÜMEK

Başlıktan kastım, mutlu bir ailede bir aşkın meyvesi olup, aynı aşkın sıcaklığını hissederek büyümek değil. Anasının kuzuları üzgünüm sizin adınıza. Kastettiğim aşkla büyümek bir adamı sevip onun hayatınızdaki varlığının size kattıklarıdır. Yahut bir kadın olgunluğuyla duyulan aşkın gölgesinde toy delikanlılıktan sıyrılmaktır. Aşk çocuk avutma işi değildir diye itiraza yeltenenler olacak elbet. Olsunlar, onların rengi de lazım bu hayata.

Aşkla büyümek, sevdiğinin müzik zevkine kulak vermeyi öğrenmektir, onun içtenlikle eşlik ettiği şarkılarda anılar biriktirmektir. Zaten bir müddet sonra istemsiz onun sesinden seversin o şarkıları. Müzik zevkin büyür.

Aşkla büyümek, onun anılarını deneyim sayıp ufak bilgiler edinmektir. Sen Leyla olmuş onun anlatışını izlerken anılarındaki heyecanlarını görürsün, bir insanın hayatında olmadığın anlarının derin merakı nasıl birşey onu öğrenmektir. Merakın büyür.

Aşkla büyümek, bir insanın korkularına şefkatle yaklaşmayı öğrenmektir. Yanıbaşında gördüğü kabuslara engel olamayıp teselli için hazır olmayı öğrenmektir. Şefkatin büyür.

Aşkla büyümek, sevdiğinin bakış açısından bakmayı öğrenmektir. Eşin dostun için gösteremeyeceğin anlayışla yaklaşmayı öğretir. Sağduyun büyür.

Aşkla büyümek, kendininkinden farklı fikirleri dinlemeyi, farklı görüşlere önem vermeyi, farklı coğrafyalara ilgi duymayı öğretir. Dünya görüşün büyür.

Aşkla büyümek, 19 yaşın verdiği enerjiyi, yaşanmışlığı hayli çok biriyle paylaşmayı öğrenmektir. Yaşın büyür.

Aşkla büyümek, sen adım adım sevdiğini takip eder, benimser ve özümserken sevdiğinin senin yanında kalmayacağını öğrenmektir. Sen büyürsün.

Sonra dönüp baktığında, olmadığın yerlerde olmuş, yaşamadığın şeyleri yaşamış, dinlemediğin şarkıları sevmiş, görmediğin kabusların korkusunu aşmış,gece yanında uyuyanın üstünü örtme inceliğinde sevmiş bulursun kendini. Belki sevilmiş belki sevilmemiş ama illaki yalnız uyanırsın o sabaha. Aşkla büyümüş, yapayalnız bir olgunluğa erişmişsindir. Kabullenişi, tevazuyu ve devam etmeyi de öğrenmişsindir.

 

EV-siz

Otobüs terminalden ayrılırken bir sorun yoktu, valizi heyecanla hazırlamış, otobüsü sabırsızlıkla beklemişti. Yola çıktığında da bir sorun yoktu fakat bir süre sonra camdan bakarken geçtiği yollar tanımadığı çevrelere dönüşünce bir şüphe duydu içinde. Nereye gidiyordu? Hiç bilmediği, içinde tanıdığı hiç kimse olmayan bir şehire giden bu otobüste ne işi vardı? İşi vardı. Yaşadığı şehirde de vardı aynı iş. Kafasını cama dayayarak düşşnmek hiç konforlu değildi, sırtını kolçağa dayayıp camdan akan yolu seyretmeye devam etti. Geriye bakmıyordu, geride kalan hiç birşeye yakın zamanda hasret duymayacağı belliydi. Bir gün içinde alınmış bir kararla çıktığı yoldan memnun sayılırdı. Yine de neden evinde, tanıdığı, sevdiği ve sevildiğini hissettiği insanların arasında olmak yerine yollardaydı?

Olduğu yere ait hissetmeme durumunu ilk defa yaşamıyordu, onu huzursuz eden neydi peki? Bilmiyordu. Gittiği yerde aradığını bulabilecek miydi? Hiç sanmıyordu. Uzaktan bakmak istemişti arkada kalan rutin hayatına. Sebebini bilmediği aidiyetsizliğini, bilmediği bir şehirde, tanımadığı insanların arasında anlamlandırmaya gidiyordu. En kötü ihtimalle hiç bir şeyi çözemezdi kafasında. Zaten nereye giderse gitsin kafası da onunla geliyordu. Yani sorun yatağının konforsuzluğu değilse pek bir işe yaramayacaktı gitmek. En iyi ihtimalle işten kafasını kaldırmayıp bir süre kafasını oyalamış olacaktı, bunun için üstüne birde para vereceklerdi. Üstüne merak ettiği o şehri keşfetme şansıı bulacak yeni insanlar tanıyacaktı. Belki basit bir iş seyahatinden çok daha anlamlı anılarla dönecekti. Sabit kalanlar çözülmese de bakış acısı değişmiş olacaktı. Bu fikir keyfini yerine getirmişti kualklığı takıp güzel bir şarkı açtı. Zaten değer kazanmış bütün güzel hikayeler böyle başlamazmıydı ya kahramanımız bir yolculuğa çıkar yada kasabaya bir yabancı gelir…

Çok Yaklaşmıştım

Popüler bir dizinin bir sahnesinde böyle bağırıyor adam. “Çok yaklaşmıştım, bir kadın vardı ve onu seviyordum …” diye gidiyor sahne. Pişmanlık desen değil adamın yaşadığı, acı desen çekmiyor. En azından kadın için çekmiyor, kendi yaşanamamışlığının bencilliğinde derin bir nefes çekiyor sigarasından. Hayır bu diziyi izlemeyeceğim asla ve asla izlemeyeceğim. O kadının hikayesini anlatan bir dizi yapılırsa bir gün onu izlerim ama bunu izlemeyeceğim. Zaten bana göre fazla kasvetliydi.

Belki kadın arkasını dönüp gitmiştir bu hikayede, illaki o yolu o adam açmıştır ona. Peşinden gidilmeyecek kadar uzaklaşmışmıdır acaba yoksa arkasında yıkık yollar bırakıp peşinden gidilmesini mi engellemiştir o kadın. Hayır o diziyi izlemeyeceğim ama o kadına ne olduğunu öğreneceğim. O adam o kadına ne yaptı yahut o kadın için neyi yapmadı öğrenmeliyim. Ölmüşmüdür acaba? Peki neden? Nasıl? Ne uğurda veya neyden sebep?

Bunu güncelleyeceğim… Ben o diziyi izlemeyeceğim ama bu kadına ne olduğunu öğreneceğim. Pardon o kadına!

İki Uçlu Kalem

Yeni bir farkındalık ile karşınızdayım yine. Hemen aydınlatıyorum; Eğer bir insanın bir araya getirecek çok fazla kelimesi, söyleyecek çok fazla cümlesi var ise bunu çiçek olarak da silah olarak da kullanabiliyormuş. Nasıl mı? Çok basit, sadece yazarken yaşadığınız hisse odaklanın. Mesela mutlu hissetiğiniz bir günün ardından birşeyler karalamak geliyorsa içinizden cümleleriniz neşenizin eseri olur tekrar okudukça o günün mutluluğuna, yazdığınız anın heyecanına alır götürür sizi, eğer mutsuz hissettiğiniz bir günün ardından kalemi elinize aldıysanız tekrar okuduğunuzda biraz pişman olacağınız yıkıcı cümlelerin kağıdın üzerinde siyah siyah parladığını görürsünüz. İşte bu iki uçlu kalemdir. Övgüyle göklere çıkardığınızı yergiyle yerin dibine sokma sanatı.

Agresif bir insanım yani böyle tanınır böyle tanımlanırım çevremce ki hiç gocunmam bundan bazen had bildirmek güzel hissettiriyor. Bütün öfkemi tetikleyen bir olay sonrası değil yergiyle yerin dibine sokmak, iki uçlu kalemin iki tarafınıda… Tövbe tövbeee! diyerek klavyenin başına geçtiğim bir gün. Evet evet ben de bana yakıştıramadım o yüzden bütün öfke tanımım yukardaki ile sınırlı kalacak söz.

Gelelim iki uçlu kalemin sivri tarafına. Hayatınızdaki insanları kısa vadede edindiğiniz bilgiler ışığında değerlendirip sonuca vardığınız taktirde çok tatlı bir özet oluyor elinizde ve yumuşacık kelimelerle bulutların üzerinde bir hisle tasvir etmeye başlıyorsunuz deneyiminizi. Lakin illa ki mevsimler gibi ilişki dinamikleri de değişiyor. Önemli olan o değişimden sonra deneyiminizi nasıl ifade ettiğinizdir. Bıçak çeker gibi kalem çekme vakti şimdi. Bir insanın kendisi ile olan savaşında bir taraf olamamak başka bir cephede savunma hattı açamayacağınız anlamına gelmiyor çünkü.

Bazı belirsizliklerin beni artık yıpratmaktan öte geçtiğini farkettiğim bir geece aysınlanması sonrası, büyük umutlarla çıkılmış bir yoldan küçük adımlarla dönüşe geçtiğim bir andı. En iyi bu şekilde böyle anlatabilirdim sanırım o anı. Hayatımı yaşamak için kimseden beklenti içinde olmadığımdan kendimi bildim bileli çok emindim fakat hayatı paylaşmak konusu biraz ortalık karıştırıyor bu noktada, çünkü herşey tek taraflı ilerlemiyor. İlerlemeyince duraksama, gerileme ve yıkılış. Osmanlı tarihi gibi umutsuz bir çırpınmanın içinde hissettirdiği için böyle anlatıyor olabilirim. Çok basit ruhsuz kelimelere karşılık sarfettiğim öbek öbek cümlelerin cam bir duvara çarpar gibi karşı tarafa ulaşmadan, ulaşıyorsa bile bir etki yaratmadan yok olduklarını farketmemden hemen sonra geçmişti bu cümleler aklımdan. Bazen anlaşılmak isteyerek çok şey anlatmanın bir işe yaramadığını, çünkü karşınızdakinin anlamak istediği kadar var olduğunuz gerçeğini algılamadan geçirilen zaman sonrası gelir böyle aydınlanmalar herkese. Anlık bir duraksamadan sonra bir insanın eksikleri tamamen içselse dışarıdan ne verirsem vereyim tamamlayamayacağımı farkettim. Bazı insanları böyle kabul etmek gerekir, onlar kendi yarattıkları umutsuzluklarına mahkum yaşamayı severler, benim yukarıdan tuttuğum mum ışığı, aşağıya doğru kazmakta olan birine ancak gölgesini gösterir…

Kaliteli Yalnızlıklar

Yalnızlaşmak bir seçimdir. Bence! Dostlar, arkadaşlar, tanıdıklar hatta bir ara aşık olduğunuza inandığınız o adam bile, artık aynı paydada olmadığınızı hissettiğiniz anda sizin için eski olurlar. Mesela bir sabah uyanıp arkadaşlarınızla hep buluştuğunuz o kahvecinin aslında sizin pekde gitmekten hoşlanmadığınız bir mekan olduğunu farkettiğiniz o an, yada arkadaşlarınızın sürekli yakındığı o dertlerin sizin için önem teşkil etmediğini, içinizden “vay arkadaş hiç mi dert görmediniz hayatınızda da bunları dert edindiniz” dediğiniz o an gibi bir çok anın biriktiği noktada artık o arkadaşların sizin için arkadaş olmadığını hissedersiniz. İnsanların bu inanmadığınız hayat dramlarına ortak olmamayı seçmek bir noktada yalnızlığı seçmektir. Yalan gülümsemeler yada yalandan ortaya attığınız “ayy ne fenaa, sen üzülme canım”larınızı alıp o ortamı terketme vaktiniz gelmiştir artık. Çok eski dostlarınız için durum daha kritiktir çünkü eski paylaşımların tadı bulunduğunuz anlara ulaşmayabilir. Başladığınız zamanki yollarınızla şuan ki yollarınız çok farklı yönlere sapmış olsa da sevgi bağı sizi uzun bir süre daha bir arada tutmuş olabilir. Fakat insanlar değişiyor. “O kız asla öyle birşey yapmaz” dediğiniz o kız öyle bir şey yapıyor mesela. Yeni çevreler yeni insanları ve onlarla paylaşılan yeni anıları getiriyor. E bir noktada eskinin üstü kapanıveriyor.

Bir devri kapatacağımı planlayarak uyanmadığım bir gün olduğuna emindim. Rutin bir sabah geçirip klasik bir yorgunlukla eve geldiğim sıradan bir gündü. Çayımı demleyip köşeme kurulmuş, battaniyemi örtmüş ( yaz kış üşüyenlerden olduğum için mevsimin önemi yok) ve dinlenmenin huzurlu kollarına kendimi bırakmıştım. Akşam 10 civarı kız grubundan gelen “biz hazırız kaçta mekanda olursun?” Mesajıyla günlerden cumartesi ve eğlence günü olduğunu hatırladım. 12 saat mesai yapmıştım ben, tüm gün ayaktaydım asla gidecek enerjim ve açıkçası o deliliği çekecek sabrım da yoktu. Daha evvelde gitmeyi iatemediğim günler olmuştu fakat ilk defa gitmemenin beni daha mutlu hissettireceğine dair bir his duyuyordum. Ve gitmedim. O gün birdaha hiç gitmeyeceğim günlerin ilkiydi. İkinci planlamada ise sağlıklı yada verimli bir zaman geçirmediğimizi düşündüğüm için gitmemeyi seçtim. Üçünsü ise en iyisiydi, gittiğim hiç bir gecenin sonunda mutluluktan uçarak döndüğümü hatırlamıyordum. O halde yaşlanmış veya en baştan yaşlı doğmuş olabilirdim. Ama ikisi de değildi. İnsanlar değişiyordu. Aynı rutinde kalmış aynı paylaşım farklı bakış açılarında aynı sonucu vermiyordu artık.

Bu sadece yalnızlaşmaya başlamanın küçük bir örneği olabilir. Akabinde bu şekilde ne hissediyorum, ne düşünüyorum, mutlu muyum sorularıyla irdelediğim bir çok İlişkiyi de sonlandırdım. Yoğun kalabalıklar iki şeye sebep olur, ya görünmek istemeyip içlerinde saklanırsınız ki bu sizin isteğiniz soğrultusunda faydalıdır, ya da kalabalıklar içinde bütün potansiyelinizle birlikte farkedilmeden sıradanlaşır ve ayırt edilmeden yok olur gidersiniz.

Yalnızlık bir seçimdir. Bir kaç “gerçek” kişinin eşlik ettiği, merkezinde sizin durdunuz kaliteli yalnızlıklar dilerim.

GENİŞ PENCERE

-Senin kurduğun cümlelerin hükmü benim dinlediğim kadardı. Dedi ve arkasını dönüp yürümeye devam etti.

Yıllardır süren arkadaşlıkları bu cümlelerle son bulmuştu. Ona göre arkadaşlık değil bir çeşit esaretiydi biten. Hem iş hem özel hayatında çok şey paylaştığı o kişi şimdi bir yabancıydı. Bazı nesneler karanlık ve uzaktayken zihnimizin oyunuyla başka türlü algılanabilirdiyse pekala insanlar da yakından başka uzaktan başka görünebilirdi. Dar bir pencere ile geniş bir pencere arasındaki farkın katkısı manzara açısından önemlidir mesela. Şimdi geniş bir pencereden geçmişine bakıyordu, sarf ettiği cümlelerin acımasızlık değil dürüstlük olduğunu düşünüyor ve geçen yılların ardından bunu ilk defa başarmış olmanın haklı gururunu yaşıyordu. Öncesi yalan değil de bir çeşit gönlü hoş tutma, kabaca çarkı döndürme çabasıymış gibi geliyordu. Tek taraflı bunun bilincinde olmak yetmemişti daha fazla aynı yalan arkadaşlığı yürütmeye. Temelde hiç anlamamışlardı birbirlerini. Doğruları hep çelişmişti mesela geçen yıllar içinde, hayattan beklentileri, hayata sundukları, hatta aynı insan hakkında düşündükleri dahi birbriinden çok uzaktı. Birbirlerinden beklentileri bile karşılıklı değildi işin aslında.

Şimdi dönmüş kendi yoluna yürürken, arkada kalanın da köprülerini yaktığını biliyordu. Hiç kimsenin aklına gelmeyecek şekilde kendi doğrusunun arkasında durmuş, yanlış yollardan giderek bile olsa ilk defa hatırlının değil haklının yanında olmuştu. Karanlık bir odadan aydınlığa çıkmış gibi hissettiğini düşünüyordu. Bir daha telefonu asla o kişi tarafından aranmayacaktı. Yaşadığı olayları yılların alışkanlığı olan kişiye anlatmayacaktı ve yargılanmayacaktı.

Biten arkadaşlığın finalinde arkada kalanın kini daha büyük olurmuş bunu da öğrenmişti. Yüzüne haykırılan onca lafa söze susmuş, duvar gibi durmuştu. Dönmüş giderken arkasından haykırılanların tuzağına düşüp aynı kötü manzarayı daha geniş bir pencereden tekrar görmek istemiyordu artık. Kendi içinden, geçen zamandan özürünü diledi. Zamanın içinde gelip geçen insanlardan da dileyecekti elbet ama önceliği gelecek zamanı planlamaktı artık. -Senin kurduğun cümlelerin hükmü benim dinlediğim kadardı ve ben artık seni duymuyorum bile… Üzgün değildi, mutluluklada tarif edilmezdi bu duygu daha çok “huzurlu” olduğuna inanıyordu.

İŞTEN DEĞİL İÇTEN OLSUN

Eğer birşeyi yapmaktan zevk alıyorsanız bunu sırf sevdiğiniz için yapmaya devam edin. ÇÜNKÜ! Bunu meslek olarak yapmak istediğinizde kazanç kaygısının o yeteneği elinizden alma olasılığı var (imiş). Kelimelerle aram oldum olası iyidir benim. Hele de onları evirip çevirip cümle kurmak olsun bayılırım. Bir dertmi anlatmam gerek iki küçük arladaşımı alırım hemen, bir defter bir de kalem. Ne onlar dinlemekten usanır ne ben anlatmaktan yorulurum mis gibi geçinip gideriz. Daha 12 yaşında “bence sınıf gazetesi çıkaralım okul haberlerini yazalım” diye öğretmene gitmiş, bi hafta tek başına 6 sayfalık gazete yazıp ikinci hafta destek bulamadığımdan vazgeçmiş biriyim. Fakat yine de ben elim kalem tuttuğu vakitten beri yazmanın büyüsünde yaşayan biri olduğumu anlatmak için kullanırım bu hikayeyi.

Bu ara durum daha farklı. Madem anlatacak hikayelerim var o halde ben yazayım birileri okusun, birileri de canlandırıp çeksin artık dedim ve senaryo yazmalıyım diyerek dünyadan çektim elimi öyle pat diye. Elimi dünyadan çektim de beynimi çekemedim. Yazıyorum yine, hatta daha bile fazla. Kelimeler raks ediyor adeta zihnimde. Yakaladığım bir cümle kaçmasın diye anında bir yerlere yazıp saklayıveriyorum da bu yazılırmı? Bu çekilir mi? Seyirci olsam bunada inanmam be! diye kendi kendimi o kadar eleştirir oldum ki, artık işin sunulması ve okunduğunda anlık dönüş alacağım düşüncesi beğenilme ve onaylanma kaygısına dönüştü galiba . Aklımda olanları değil çevremden onay alacakları yazmaya başladım gibi hissediyorum. Cümlelerim bana has değil okuyacaklara göre kuruluyorlar. Aklımdan geçene elim itaat etmiyor buraya bunu yazmasamda olur deyip geçiyor. Eey beynim neredesin acaba? 3 farklı dosyada 3 farklı hikaye yazıyorum mesela ( büyüyünce senaryo olacaklar inşallah) giriş kısmından sonra hepsinin yakın çevremden biri yada birilerinin hayatından kesitlere dönüştüğnü fark ettim. Tabi ki esinlenilebilir buna itirazım yok. Fakat yazmaya başladıklarım esinlenilmiş hikayeler değildi. Hemen durdum. Hikayelerin taslaklarına, karakter analizlerine baktım ne başladığım hikayeler yazdıklarımdı ne de hikayedeki karakterler.

Bu sırada benim sıfat-ül eşgal (temsili)

Derin bir nefes aldım ve fark ettim ki beğenilme kaygısı özgünlüğümü ekarte etmişti. Çünkü üretmek için değil meslek icra etmek için yazıyordum ve alıcılarıma göre yani arz-talep dengesi içinde kalmalıyım gibi bir zorunluluk yaratmıştım kendime. Şimdi tekrar bilgisayarın başına oturduğumda önce bu yazıyı yazmaya karar verdim çünkü ben kendimi anlayamazsam kimseye kendimi anlatamam da. İlla ki beğenmeyenler, eleştirenler olacaktır amenna ama daha eleştirilmeden hatta daha yazmayı bitirip birilerine okutmadan ne bu telaş? Yani demem o ki siz severek yaptığınız işi sırf sevdiğiniz için yapmaya devam ettiğiniz müddetçe ortaya çıkanlar sadece size özel olur. Özel ve eşsiz olan zaten kıymetini nerde olsa bulur.

BAŞLANGIÇ VE BİTİŞ MİZACIMIZDIR

Hayata gelirken yalnızsındır, yaşarken yalnız ve ölürkende sadece kendinle başbaşasındır. O halde var olduğumuz bu kısacık zamanda olduğumuz kişiyle yani öz benliğimizle olan savaşımız neden hiç sonlanmaz? Soru bir çoklarında kendimle ilgili bir sorunum yok cevabı yaratabilir lakin durumu parçalara ayırdığımızda sevmediğimiz, sahip olmak istemediğimiz halde içimizde bulunan, sahip olmayı arzu ettiğimiz halde kavuşamadığımız bir çok özelliğin olduğunu keşfederiz. Kendimizden memnun olmamanın temelinde sevgisizlik,olduğumuz gibi kabul görmeme, aile yada arkadaş farketmeksizin eleştirilme ve yargılanma büyük rol oynar. Bu bazı durumlarda kişilerde ters tepki yaratır eleştirildiği kadar kendisine bağlı duruma getirir. Bazı kişiler için ise durum tam tersi ilerler, çevresinde sevilmediği kadar kendini sevmez ve özsaygısını kaybeder. İşte tam bu noktada mizaç dediğimiz olgu girer devreye. Kısaca açıklamak gerekirse, kişinin doğuştan getirdiği kişilik özellikleridir mizaç. Örneğin tüm insanlar düşünebilir, bu fıtrattır. “Tüm insanlar aynı şekilde düşünmez” bunun kaynağı mizacımızdır. Kendini sevmeme durumuda %70 çevresel etkenler olsa da %30 mizacımızla şekillenir. Nasıl olduğu konusuna aşağıda bakacağız.

Çevresel tepkileri, kendisiyle olan ilişkisinde terse çeviren kişi genelde hayatta daha başarılı ilerler. Takdir etmenin, saygı duymanın, teşekkür etmenin, özür dilemenin, fikri önemsemenin çözümcü yaklaşımın daha ihtiyaç duyulur ve sonuca daha olumlu götüreceğinin bilincinde olarak hareket eder. Bu noktada çevresel tepkileri de değiştirmiş olur. Pozitif bakış açısı daima bulaşıcıdır.

Eleştirilmeyi benimseyen kişi ise, daha histerik tepkilerle sürdürür hayatını. Her zaman karşısındakinden daha kötü durumda olduğuna inanır ve empati duygusundan yoksun bir hayat sürer. Yaptığının takdir edilmemesi kimseyi takdir etmediği bir yaşam biçimine dönüşür, özür dilemenin, teşekür etmenin inceliğini hiç tatmamış olmak, bu inceliklerden mahrum bırakır kişiyi. Bu kişiler zamanla çevresindekiler tarafında eleştiri kabul etmemek için hırçınlaşan, sürekli eleştirerek, kendisine yapılanı çevresine uygulayarak hayattan intikam alan ve zamanla yalnızlaşan insanlar olarak sürdürürler hayatlarnı. Gücü daima elinde tutma isteğini bastıramayan, duygusal açlığını statüsel egoya çeviren, insani duyguların yerine zorbalıkla elde edilmiş saygı, çıkara dayalı kalabalıklarla çevresini dolduran tiplere dönüşürler.

Tüm insanlar aynı şartlarda, aynı etkenlerle büyümezler. Kimseyi olduğu kişi için suçlayamayacağımız gibi, kimseyi de olduğumuz kişi için sorumlu tutamayız. Bizler bize verilenin ne kadarını istersek o kadarını alıp, istediğimiz gibi kullanma lüksüne sahibiz. Bir avuç tuzun hepsini bir yemeğe koyarsak tadını bozarız, bir tutamını koyarsak, lezzetine lezzet katmış oluruz.

AŞK MUTFAKTA PİŞER

Asıl adı ‘SCARLET FEATHER’ olan kitabın dilimize ‘aşk mutfakta pişer’ olarak çevrilmesi manasız bulunsa da konu bakımından oldukça anlamlıdır bu ismi almış olması. Okul yılları itibari ile bir arada olan iki arkadaşın hayallerini gerçekleştirmeleri ile başladıkları iş ortaklıkları sürecindeki ilk bir yılı konu alan kitap hem iki tarafın hem yan karakterlerin hayatının bir yıl içinde nasıl değişime uğradığını anlatmaktadır. Buram buram tasvire boğmayan, taslakları verip gerisini okuyucunun hayal gücüne bırakan şahane anlatımının yanı sıra karakterlerin hareket ve duygu geçişlerini film izler nitelikte sunmaktadır bizlere. Diğer yandan henüz ilk sayfada iki baş karakterin birbirlerine aşık olduklarını fark etmemelerinin basit romantizmini bize farkettirilsede kitap boyunca o duyguların su yüzüne çıkış anının gelmesini bekletiyor bize yazar. 

Başlangıç itibari ile iki baş karakterin yani Cathy ve Tom un hayatlarında tam kendilerine layık mükemmel insanlarla birlikte oldukları hissi verilsede ilerleyen süreçte bunun böyle olmadığı gösterilmeye başlıyor. ‘Ay ama Catyh o adamndan ayrılırsa çok yazık’ dediğimiz kocasının bir anda düşüncesiz ve bencil bir adam olduğu ortaya çıkıyor ve okuyucu olarak ‘Cathy kurtul artık şu adamdan’ noktasına çok hızlı geliyoruz. Tom için durum daha karışık hale geliyor bu sırada çünkü evlenmeyi planladığı kadının ün meraklısı oluşu ilişkilerini ve tatlı Tomun güvenini derinden yaralıyor. Böylece bir ilişki daha saygı sevgi çereçevesinde son buluyor. 

Her romantik romandan beklenilen gibi baş karakterler için mutlu son umuyor olsak bile kitap kısmi bir mutlu son veriyor bize,

sanki kitabın devamı gelecekmiş gibi bir ukteyle öylece bakıp kalıyoruz son satırlara. Sana da helal olsun Maeve BİNCHY.

scarlet