AŞKLA BÜYÜMEK

Başlıktan kastım, mutlu bir ailede bir aşkın meyvesi olup, aynı aşkın sıcaklığını hissederek büyümek değil. Anasının kuzuları üzgünüm sizin adınıza. Kastettiğim aşkla büyümek bir adamı sevip onun hayatınızdaki varlığının size kattıklarıdır. Yahut bir kadın olgunluğuyla duyulan aşkın gölgesinde toy delikanlılıktan sıyrılmaktır. Aşk çocuk avutma işi değildir diye itiraza yeltenenler olacak elbet. Olsunlar, onların rengi de lazım bu hayata.

Aşkla büyümek, sevdiğinin müzik zevkine kulak vermeyi öğrenmektir, onun içtenlikle eşlik ettiği şarkılarda anılar biriktirmektir. Zaten bir müddet sonra istemsiz onun sesinden seversin o şarkıları. Müzik zevkin büyür.

Aşkla büyümek, onun anılarını deneyim sayıp ufak bilgiler edinmektir. Sen Leyla olmuş onun anlatışını izlerken anılarındaki heyecanlarını görürsün, bir insanın hayatında olmadığın anlarının derin merakı nasıl birşey onu öğrenmektir. Merakın büyür.

Aşkla büyümek, bir insanın korkularına şefkatle yaklaşmayı öğrenmektir. Yanıbaşında gördüğü kabuslara engel olamayıp teselli için hazır olmayı öğrenmektir. Şefkatin büyür.

Aşkla büyümek, sevdiğinin bakış açısından bakmayı öğrenmektir. Eşin dostun için gösteremeyeceğin anlayışla yaklaşmayı öğretir. Sağduyun büyür.

Aşkla büyümek, kendininkinden farklı fikirleri dinlemeyi, farklı görüşlere önem vermeyi, farklı coğrafyalara ilgi duymayı öğretir. Dünya görüşün büyür.

Aşkla büyümek, 19 yaşın verdiği enerjiyi, yaşanmışlığı hayli çok biriyle paylaşmayı öğrenmektir. Yaşın büyür.

Aşkla büyümek, sen adım adım sevdiğini takip eder, benimser ve özümserken sevdiğinin senin yanında kalmayacağını öğrenmektir. Sen büyürsün.

Sonra dönüp baktığında, olmadığın yerlerde olmuş, yaşamadığın şeyleri yaşamış, dinlemediğin şarkıları sevmiş, görmediğin kabusların korkusunu aşmış,gece yanında uyuyanın üstünü örtme inceliğinde sevmiş bulursun kendini. Belki sevilmiş belki sevilmemiş ama illaki yalnız uyanırsın o sabaha. Aşkla büyümüş, yapayalnız bir olgunluğa erişmişsindir. Kabullenişi, tevazuyu ve devam etmeyi de öğrenmişsindir.

 

İÇ SESİMLE YÜRÜYÜŞ

Uzun zamandır bahsetmeye çekindiğim bir konudur iç sesimin gevezeliği. Çoğu insan kendi kendine konuşmanın delilik alameti olduğu konusunda o kadar kesin yargılara sahip ki kendimden şüphe ettiğim anlar oluşmasına sebep olacak kadar benimsemişim bu yargıyı ben de. Benim sevgili iç sesimse hiç yardımcı olacak gibi değil, bazen işin dozunu kaçırıp dışarı çıkar dudaklarımdan dökülür, beynimin içinde dönüp durduğu yetmezmiş gibi kulaklarımdan geri içeri süzülür tekrar. Neyse ki bunun delilik alamati olmadığı bilimsel olarak bilinen bir gerçek tabii kendi kendinize konuşurken bunun bilincinde ve farkında olduğunuz sürece. ‘Hayır orda dedeler var’ diyorsanız o zaman kırmızı oda yolları görünür demektir aman dikkat. Ben konuşurken hep kendime hitap ettiğimden sorun yok demektir.

Bazı insanlar kulaklığı olmadan bakkala dahi gidemezler çünkü iç sesleriyle pek hoş muhabbetleri yoktur. O ses hiç susmaz ve duymaya hazır olmadığınız şeyleri dahi dile getirebilir. Bu aralar ben de kulaklığım olmadan ölmeye bile gitmeye hazır hissetmiyorum kendimi. Dışa vurup kimseye söyleyemediğim şeylerin kendi içimde çığlık çığlığa yankılanması katlanabilir gibi olmuyor bazen. Bazenlerin hepsi üst üste gelmiş de volkan olmuş taşıyormuş gibi hissetiğim bir dönemden geçiyorum. Bu yolda yalnız yürümeye de yanıma birini alıp herşeyi anlatmaya da hazır değilim. Şimdilik kabulleniş sürecimde ben ve kendim başbaşayız. Hasılı uzatmamak gerekirse kalbimin çatur çutur kırılıp kırıklarının içime battığı bir olayın üstüne kendimle olan kısa terapi seansımdan bahsetmek istiyorum.

Gözümü İstanbul’un kalabalık boğuculuğunda açmaya daha fazla tahammül edemediğim bir sabah ufak bir çanta hazırlayıp düşüyorum bende yollara. Rota belli köyüme dönüyorum Kastamonuya. Anne baba sıcaklığında oturup kendimi enine boyuna dinlemeye ihtiyacım var çünkü. Öğlen 13:00 da otobüsten inmemle babamın kollarına atılmam bir oluyor, muavin bey olmasa çantamı dahi almayı akıl edemezdim o kadar özlemişim bu huzuru. Arabayla köye çıkarıyor babam beni, yolda yüzümün solgun olduğu yönünde bir kaç yorumunu savuşturmak kolay oluyor tabi, mevsim geçişi üşüttüm biraz olabilir böyle şeyler. Kıvrımlı bozuk yollarda yaprakları dökülmüş çıplak ağaçlara bakarak ilerliyoruz, vay be çocukluğum bu ağaçlar kadar kalamadın hayatımda diye düşüne düşüne yola devam ediyorken başlıyoruz iç sesimle ilk sohbete. – sen bu kadarsın kaçıp uzaklaşmaktan öte birşey gelmez elinden. Diye giriyor söze. Hay Allah bu sert oldu ama neyse diye devam ediyorum -ne gelirdi elimden kardeşim? Bir hamlede yok sayılmamı nasıl engelleyebilirdim? Bu sorulara bir cevabı yok, olsa vaktinde konuşurdu iç ses hanım. Yolun geri kalanı sessizlik. Demekki o kadar da hazır değilim kendime bu kadar acımaya. Eve vardığımızda annem sobayı yakmış çayı demlemiş. Öyle sıkı sarılıyor ki iç sesim bile hissediyor güvenli kollarda olduğumuzu. Ama sormuyor yüzün neden solgun, bu mevsimde neden attın kendini ıssıza diye. Çünkü biliyor kızı bu sefer kırık kalbini sarmaya geldi. İç sesimden daha çok konuştuğum tek kişi annemdir. O biliyor nasıl bir umutla yükselip aynı hızla yere düştüğümü, telefonumda şans eseri gördüğü fotoğraftaki sakallı adamın fotoğraftaki kadar masum olmadığını. Kahvaltı faslından sonra onlar işlerine koşturmak için evden çıkarken bende özgürlüğün tadını çıkarmak için dışarı atıyorum kendimi. Bu yalnızlık bize iyi gelecek mi diye başlıyor yine. Gelecek diyorum, köyün sonuna kadar yürürken manzarasını iki köyün gençlerinin paylaşamdığı okul bahçesinde mola vermek var aklımda. Orada uzunca konuşacağız.

Öğrenciler tarafından yapılmış dandik banka oturuyorum, ilk gençlik yıllarında bu köyde hava karardımı burada ateş yakıp oturmak en büyük özgürlüklerden biriydi eskiden. Şimdi sadece telefon iyi çekiyor diye geliyoruz çoğunlukla ama benim şuan telefonla işim yok hatta ne kadar uzak o kadar iyi. Bir müddet bu toprak yollarda geçen çocukluk günlerim üzerine dalıp gidiyorum çok uzaklaşmamışken aynı güne geri çekiliyorum bir anda yine kalbim sıkılır gibi oluyor ve – ee diyorum bizimde payımıza düşen buymuş. Vazgeçilen olmak bir nevi kaderimizmiş. Saçmalama diyor sevgili iç muhalefetim bu seferde – sen sevmek dışında birşey yapmamış olmaktan cezalandırıldığını düşünüyorsun ama kızım sen biraz aptallık ettin kabul et. Sonuçta binlerce hata yapmış birini affederek bu depremi sen tetikledin. Asla kalmayan birine kapılarını sen tekrar açtın, şimdi tekrar gitmesine mi bu içerlemen? Saçmalama. Bir saçmaladığımı düşünüyorum bir de içim bu kadar zeki ve mantıklıyken dışım nasıl olurda yanından bile geçmez diye sorguladığım bir an yaşıyorum. Hızlıca toparlanıp sakince devam ediyorum sohbetime -peki diyorum kapıya böyle gelenin suçu yok mu? Girerken sevgimi çıkarken hatamı anahtar yapanın suçu yok mu? Elbette var ama onlar senin düzeltebileceğin şeyler değil diyor. Yine çok haklı. Diğer yandan kalmayı seçseydi sevmenin korkunç birşey olmadığını ıspatlayabilirdim gibi geliyor ama bunu iç sesime söylemiyorum. Hazmedemediğim şey sevilmemek ya da bu ayrılık değil bu arada giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinin ben yetişemeden gelip geçmiş olması. İç sesim duymuş olacak ki – sen bu hikayenin finalini zaten biliyordun diyor. Doğru biliyordum, daha önce de görmüştüm aynı şeyi. Sadece bu sefer sebep konusunda şaşkınım. Herşeyi ben mahvetmişim gibi bir hisle başbaşa kalmak hiç yoktu seçenekler arasında çünkü. – sen değilsin sebep zaten sen kılıfsın diye uyarılıyorum iç sesim tarafından. Hak verdim. Ben bırakıp gitmeleri affetmişken, kurduğum bir cümlenin beni hiçe saydırması hangi duyguya dayandırılabilirdi ki?

Uzun bir müddet kendi kendimi ikna etme çabamın üstüne ortak bir karara varıyoruz tabi başlayan yağmurla beraber dönüş yoluna geçtiğim anlara denk geliyor bu. Ben affeden ama afedilecek kadar değerli olmayandım, her insan hata yapardı tabiki ama mükemmeli, kusursuzu değil beni isteyen zaten yanımda kalırdı. Cezalandırılmak başka idama gitmek başkadır. İç sesimle aynı fikirde olduğumuz nadir anlardan birini yaşamanın hazzıyla sıcak evime dönerken iki şeyden emindim. Deli olmadığımdan ve sevdiğim gibi sevilmeyi hakettiğimden. Birde dönüş yolunda denk geldiğim şu manzara illa aynı olmak gerekmiyor sevmek ve sevilmek için gerçeğinin tokat gibi yüzüme inişiydi adeta.

3 gün daha horoz sesleriyle uyanıp soba üzerinde demlenmiş çayla kahvaltımı ettikten sonra devam ettiğim yürüyüşlerde fikrim hiç değişmedi. Küçük çantamla tekrar İstanbula doğru yola çıkarken babamda yüzüme renk gelmiş olmasından memnun beni uğurlamaya geliyordu. Annemin gördüğüyse bambaşka bir gururdu. Annem babamla birlikte vedalaşmam gereken bir çok arkadaşımdan birinide aşağıya bırakıyorum. Koşullu sevgi, sevgi değildir.

kağıdın affetmediği hatalar

Uzun bir aradan sonra kağıt ve kalem yerine klavyeye sarıldığım bir dönemdeyim şimdi. Sayfalara sığmayan kelimeler uçuşuyor zihnimde çünkü elim yetişmiyor cümlelerimin hızına. Söylemek istediklerim göz yaşı gibi akıyor parmaklarımın ucundan, sel oluyor, deniz oluyor, ayrıştıramıyorum doğruyu yanlışı birbirinden. Silip yeniden yazmak zaman kaybı geliyor, sayfayı kirletiyor, saflığı bozuluyor anlatmak istediklerimin, sonra yapamıyorum, yetiştiremiyorum elimi, düzeltmek için durdurduğum kelimeler gözümden yaş olup akıyor bir dahada geri gelmiyorlar. Ondan sebep klavyede yanlış dahi yazsam dönüp iz bırakmadan düzeltme lüksünün cazibesi beni de sarmış durumda. Kağıdın bile affetmediği hataları kolayca düzelten sisteme teşekkür ederim.

Kağıdın bile affetmediği hatalar olur da insanların olmazmı? Eğer kağıt kadar inceyse bağı elbette olur. İkili ilişkilerde iki taraf da kalemdir aslında. Boş temiz bir sayfa olur yeni bir ilişki ve kalemden dökülenlerle dolar. Bazen yazılanlar çirkin gelir silinmek ister fakat silmeye çalışmak kağıdı hırpalar, bozar, izi kalır silinse dahi. Bazen üstünü çizip devam etmek daha temiz görünür. Hatanın orada olduğunu bilip kabullenmek olur, aynı hatayı yapmamak adına bir uyarı olur, göze hoş gelmese bile deneyim olur güç katar bir hata. Şayet silinmek istemezse yapılan hata iki kalemden biri onu alır başlık yaparsa o zaman kağıt da silgide yetmez yazılanın üstüne devam etmeye.

Yazmak isteyen el yanlışı olan sayfayı yırtar atar yeniden başlamanın bir yolunu bulur aşkta işler böyle yürüyor çünkü. Beni defterler harcamışlığım kalemler eskitmişliğim varken hatalarla devam etmek uğruna bana yabancı gelmiyor bu fedakarlıklar. Fakat bir yerde okumuştum “insanlar kendi yanlışlarını çuvala basar senin küçücük hatanı duvara asar” diyordu. Adalet duygusu olan insan bunu yapamaz diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bu da büyük bir hataymış. Kendi başından pay biçmekmiş. Adalet duygusu olan değil sevgisi olan yapmazmış bunu. Büyümenin belkide en net ibaresi budur, insanları tanır tanıdıkça izi kalmayacak mecralara kaçarsın derdini anlatmak için ama vazgeçmezsin paylaşmaktan. Sırf bir sayfan heba oldu diye bırakmazsın yazmayı da sevmeyi de.

AŞK MUTFAKTA PİŞER

Asıl adı ‘SCARLET FEATHER’ olan kitabın dilimize ‘aşk mutfakta pişer’ olarak çevrilmesi manasız bulunsa da konu bakımından oldukça anlamlıdır bu ismi almış olması. Okul yılları itibari ile bir arada olan iki arkadaşın hayallerini gerçekleştirmeleri ile başladıkları iş ortaklıkları sürecindeki ilk bir yılı konu alan kitap hem iki tarafın hem yan karakterlerin hayatının bir yıl içinde nasıl değişime uğradığını anlatmaktadır. Buram buram tasvire boğmayan, taslakları verip gerisini okuyucunun hayal gücüne bırakan şahane anlatımının yanı sıra karakterlerin hareket ve duygu geçişlerini film izler nitelikte sunmaktadır bizlere. Diğer yandan henüz ilk sayfada iki baş karakterin birbirlerine aşık olduklarını fark etmemelerinin basit romantizmini bize farkettirilsede kitap boyunca o duyguların su yüzüne çıkış anının gelmesini bekletiyor bize yazar. 

Başlangıç itibari ile iki baş karakterin yani Cathy ve Tom un hayatlarında tam kendilerine layık mükemmel insanlarla birlikte oldukları hissi verilsede ilerleyen süreçte bunun böyle olmadığı gösterilmeye başlıyor. ‘Ay ama Catyh o adamndan ayrılırsa çok yazık’ dediğimiz kocasının bir anda düşüncesiz ve bencil bir adam olduğu ortaya çıkıyor ve okuyucu olarak ‘Cathy kurtul artık şu adamdan’ noktasına çok hızlı geliyoruz. Tom için durum daha karışık hale geliyor bu sırada çünkü evlenmeyi planladığı kadının ün meraklısı oluşu ilişkilerini ve tatlı Tomun güvenini derinden yaralıyor. Böylece bir ilişki daha saygı sevgi çereçevesinde son buluyor. 

Her romantik romandan beklenilen gibi baş karakterler için mutlu son umuyor olsak bile kitap kısmi bir mutlu son veriyor bize,

sanki kitabın devamı gelecekmiş gibi bir ukteyle öylece bakıp kalıyoruz son satırlara. Sana da helal olsun Maeve BİNCHY.

scarlet

KADINLAR ARTIK

Eğer bir erkek olarak bu yazıyı okuyorsan kendini iyi hazırla adamım çünkü öğreneceklerin soğuk duş etkisi yaratabilir. Kadınlar konusu ilk varoluştan bu yana açıklanamayan, tanımlanamayan ve hiç bir zaman netlik kazanmayacak bir konu olsada bir kaç tip kadından (ki bunlar hepinizin hayatında var olmuş tipler) bahsedeceğim.

Para Para

Para para kadınları, görsel olarak bir çok erkeği tatmin eden, tavır olarak işveli cilveli ve yatakta herşeyi beklemenizi sağlayacak hareketleri olan kadınlardır. Peki bu kadınlar gerçekte nedir? Bu kadınlar gerçekte erkek ırkını aptal gören be bu özgüvenle su gibi yalan söyleyebilen ve memelerine bakmaktan ne dediğine dikkat etmediğiniz için kolaylıkla inandığınız kadınlardır. Ama baktıkları tek şey cüzdanınızdan çıkıp onların cüzdanına girecek paradır. Bunu sevişme karşılığı talep etmezler asla bu basitliği yapmazlar ama her zaman ödenemeyen kredi kartı ekstreleri yada faturaları vardır ve bu konular bahtsız bir şans eseri yanınızda gündeme gelir. Mutlaka gelir! Sonrası sizin banka hesaplarınıza dayanan özgüveninizin işidir çünkü sizde bolca olan bir şeyin hayranlık duyduğunuz bir kadında acizlik yaratması ona ihtiyacını vererek kendinizi kanıtlamanın en doğru ve kestirme yolu olur bir anda. Bir nevi niteliksiz dolandırıcılık, işe yarıyor mu fazlasıyla yarıyor. Henüz yatağa götüremediği bir kadının herhangi bir borç ödemesini  yapmış olanlar ayıldı bile olaya. Bu borç ödendiği zaman o kadınları yatağa götürebilen varsa beri gelsin.

Gezelim Görelim

gezelim görelim kadınları para para kadınlarının alt versiyonlarıdır fakat daha fazla tehlike arz ederler. Zira, bir adam parasıyla egosunu şişirmiyorsa yahut o ego henüz kredi kartı ekstresi ödeyecek kadar akla hükmetmeye başlamamışsa ikinci yöntem olarak kadınlarını gezdirme yedirme içirme eğilimi gösterir. Para isteyecek kadar kurgu oluşturamayan zavallıcık minnoş prenseslerimiz sizinle vakit geçirmek isterler fakat asla bir çaybahçesinde değil. Mümkünse konum paylaşırken göğsünü gerebileceği, elit ve tuzlu mekanlar tercih edilir çünkü kendi cebindeki para onu o mekana götüremez ama südyenin içindekiler onu o mekana götürebilir tabi sizin aracılığınızla. Gezelim görelim kadınlarının alt yapısını gezelim görülelimler oluşturur ve sizinle Kadıköy mekanlarında vakit geçirmek isteyen kadını, kendisiyle Nişantaşı mekanlarında vakit geçirmek isteyen  bir adam bulduğunda bir daha göremezsiniz ama sayenizde iyi gezmiştir size minnettardır. Sevgiler.

İki Artı Bir

iki artı birciler yani yancılar, erkeklere göre baldan tatlı baldızlar. Bir kadının sizinle başbaşa kalmamak için ürettiği en akıllıca çözümleri. Sessiz kalamayan, sizin arkadaş çevrenizden birilerini ayarlama yoluyla kurtulmaya çalıştığınız, ilişkinizin (sözde) her evresinde akıl veren, bazen hedefteki kızla ilgilş fikşr alışverişi yapmak için kullanılan en yakın arkadaş statüsünden geçinen kadınlar. Genel olarak erkek arkadaşları olmayışı, sizin ilişkinize yorum yapma hakkını elinden alamaz. Özel hayatınız üç kişi arasında özeldir ve genel olarak sizin aktivitelerinizde yer almaktan kendi hayatında aktivite oluşturmaya fırsat bulamayan/bulmayan kadınlardır. Şırada haklarını yemeyeyim bazen gerçekten kız arkadaşınız sizinle başbaşa kalmamak için onu peşine hep takıyor olabilir bu detayı unutmayın.